Ortadoğu, peygamberlerin dahi siyaset yapmakta zorlandığı, çetin bir coğrafyadır. Günübirlik siyasetle yönetilemeyecek kadar karmaşık ve derin bir yapıya sahiptir.
Fırat ve Dicle’nin bereketli sularıyla beslenen bu topraklar, insanlığın ilk yerleşim yerlerinden biridir. Sayısız medeniyet bu coğrafyada doğmuş, büyümüş ve yok olmuştur.
Sürekli buhranlarla, iç çatışmalarla yoğrulan bu kadim coğrafyada, halkların yaşadığı uzun yıllar, insanlık tarihi açısından bakıldığında yalnızca kısa birer kesittir.
Bu kısa ama sayıca çok zaman dilimleri, Ortadoğu’yu bir savaş coğrafyasına dönüştürmüştür. Farklılıklar, diğerleri için bir tehdit olarak gösterilmiş; bereketli topraklar, kanla sulanmıştır. Fırat ve Dicle, kan olup sınırları aşmıştır.
Geçmişten bugüne taşınan yalnızca köklü bir kültür değil, aynı zamanda kan ve gözyaşı olmuştur. Sulh, bu topraklarda sıkça savaşa yenik düşmüştür. Kan ve gözyaşının kader olarak algılandığı bu coğrafyada, barış umudu yeniden yeşermek için gün sayıyor. Takvim yaprakları göstermiştir ki, barışın egemen olmadığı hiçbir toprakta, hiçbir zamanda gerçek bir kazanan olmamıştır. Yitirilen yalnızca canlar değil; doğa, kültür, canlı yaşamı... Herkes ve her şey kaybetmiştir.
Barış, uğruna mücadele edilmesi gereken en yüksek insani değerdir. Kaybedeni yoktur. Geleceğe bırakılabilecek en kıymetli mirastır.
Hızla değişen dünya düzeni ve teknolojinin baş döndürücü gelişimi, dünyayı adeta küresel bir köy haline getirmiştir. Artık hiçbir ülke, hiçbir birey, dünyadaki gelişmelerden kendini soyutlayamaz. Yeni dengeye uyum sağlamak, içte yaratacağımız dengeyle mümkündür.
Yıllardır çözümsüz kalan kadim meselenin, barış umuduyla masaya yatırılıyor olması; kadim Mezopotamya ve Anadolu halkları için paha biçilmez bir adımdır.

Yorumlar
Yorum Gönder