Ana içeriğe atla

Söyle Zilan: Bir Halkın Trajedisi



“Her insan, yetiştiği ve yaşadığı coğrafyanın, iklimin, gelenek ve göreneklerin, kader dediğimiz tesadüflerin yoluna çıkardığı şeylerin ürünüdür.” Bu derin ve sarsıcı cümle, Sırrı Özbek’in Söyle Zilan adlı eserinin temelini oluşturuyor. Yazar, kadim Kürt halkının tarihsel yolculuğunu, acılarını, direnişini ve umudunu bu cümlenin izinden giderek anlatıyor. Kitap, sadece bir roman değil; bir halkın sözlü tarihinden damıtılmış edebi bir çığlık.


Ağrı Dağı'nın heybetli gölgesi altında yeşeren yaşamlar, Zilan Deresi’nin kanla sulanan topraklarında büyük bir trajediye dönüşüyor. Zilan, yalnızca coğrafi bir mekân değil; aynı zamanda toplumsal hafızanın en karanlık, en unutulmaz sayfalarından biridir. Bu derede akan su, yıllar içinde kana bulanmış, söylenmeyenlerin, anlatılmayanların sembolü haline gelmiştir.


Sırrı Özbek, geçmişin izini bugünün sahillerinde sürüyor. Kitapta, Zilan’dan koparılmış insanlar Ege’nin küçük bir kasabasına konuk ediliyor. O evlerde kurulan divanlarda dengbejlerin hüzünlü sesi yankılanıyor. İşte o ses, bizi yeniden Ağrı Dağı’nın eteklerine götürüyor. Kitap boyunca anlatılanlar yalnızca bir halkın başına gelenler değil; aynı zamanda insanlığın ortak vicdanını sarsan gerçekler.


Söyle Zilan, isyanları, ihanetleri, sürgünleri, ama aynı zamanda umudu, onuru ve direnme gücünü de anlatıyor. Kadınların onurlu duruşu, folklorik öğelerle iç içe geçmiş yaşamlar ve bir halkın kendi sesine tutunma çabası… Bunlar sadece geçmişin izleri değil, aynı zamanda bugünün ve geleceğin şekillenmesinde taşıyıcı unsurlar.


Kitaptaki şu alıntı, anlatının özünü özetliyor aslında: “Bu topraklarda kılıçla, tüfekle çok kan döküldü. Ama sonunda yine insanlar konuşarak anlaştılar ve dertlerine çare buldular.” Bu cümle, barışın ve müzakerenin, halklar için nasıl bir umut ışığı olabileceğini gösteriyor. Belki de şimdi daha çok ihtiyacımız olan şey bu: konuşmak, anlamak ve hatırlamak.


Ağrı Dağı, sönmüş bir volkan belki ama isyancıların yüreğinde hâlâ yanmakta olan ateşin sembolü olmuş. Sırrı Özbek, bu dağın eteklerinde sadece bir trajediyi değil, bir halkın ölüme ve yok oluşa karşı verdiği varoluş mücadelesini de anlatıyor. Sürgün, sadece yer değiştirmek değildir; bazen bir halkın bütün varlığının ve belleğinin kesintiye uğramasıdır. Bu yüzden Söyle Zilan, bir ses olarak yankılanıyor: hem geçmişe hem bugüne doğru.


Ve belki de bu kitap, basının ve resmi tarihin sustuğu yerde bir ses olmaya çalışıyor. Dengbejlerin diliyle söylenmiş ama yazıya dökülmemiş hikâyeleri kayda geçiriyor. Sözlü tarih, yazılı belleğe dönüşüyor. Gelecek kuşaklar için bir tanıklık, bir belge, bir vicdan kaydı olarak kalıyor.


Söyle Zilan, halkın sesini yakalayan, çoğaltan ve zamana bırakan bir eser. Yıllar geçse de unutulmaması gereken hakikatlerin romanı olmaya deger bir eser.


Üzeyir Ergül

E-mail: uzeyir-ergul@hotmail.com      


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

6 Şubat’ın Ağırlığı

 Toprağa düşen her can yakınlarından ve sevdiklerinden bir şeyler götürür beraberinde. 6 Şubat’ın 4.17’sinde, "Biz artık yokuz kalan ömürlerinizle idare edin." der gibi vedalaşmadan ayrıldılar hayatımızdan sevdiklerimiz.  Zamansız gidenler kendileriyle beraber güzel olan ne varsa alıp götürdüler. Ne gecenin zifiri karanlığı ne kışın sert soğuğu engel olamadı onlara. Yakınlarının insan üstü çabası onları kurtarmaya yetmedi. İnsan yetersiz kaldı o gece sevdiklerine, zaman tükendi, ses kesildi.   Kulaklarda yankılanan imdat sesine karşı hiçbir şey yapamamın çaresizliğini ve ezikliğini yaşadı ölenlerin yakınları. Bir ömür boyu kulakta yankılanacak olan o ses, sessizliğin en büyük gürültüsü olmaya devam ediyor.  Bir gecede on binlerce insan koptu yaşamdan, sonsuzluk perdesini aralayarak toprağa gömüldü. On binlerce nefes kendilerine can veren evlerinin yıkılan enkazında boğuldu.   Önceden haberleşmiş gibi saat alarmlarını 04.17’ye kurup aramızdan ayrıldı sevdikl...

Barışa Adanmış Bir Yaşam: Sırrı Süreyya Önder

İnsanlık tarihinde bir insanın ömrü, kısa bir andan ibarettir; bir tek nefes ya da mezar taşındaki doğum ve ölüm tarihleri arasına çizilen kısacık bir çizgidir adeta.  Herkes doğar, yaşar ve nihayetinde ölür. Kimisi az yaşar, kimisi çok. Bazıları yaşadığını zannederken, bazıları yaşamak için tüm ömrünü adar. Sırrı Süreyya Önder, onurlu bir yaşam için ömrünü çekinmeden adayanlardandır. Sırrı Süreyya Önder, Mezopotamya'nın insanlığa sunduğu en değerli armağanlardan biridir. O, yaşamın hakkını verenlerdendir. Kendisini borçlu hissettiği insana, doğaya ve börtü böceğe birlikte yaşamın sözünü verenlerdendir. Adıyaman'ın küçelerinde, çocukluğu beklenenden daha erken bitenlerdendir. Babası erken yaşta vefat eden çocukların çocuklukları da erkenden sona erer; omuzlarına henüz çocuk yaşta dert yüklenir. Sırrı Süreyya Önder, çocuk yaşta hem bu derdi üstlenmiş hem de başkalarının dertlerine ortak olmuştur. Erken yaşta kendisini haksızlıklara karşı duran bir birey olarak adamıştır. Olağan ...

Kahtalı Mıçe'ye Veda

Kahtalı Mıçe de aramızdan ayrıldı. Sonsuzluk denen büyük boşluk bir kişiyi daha aldı yanına. Varlığının anlamı, yokluğunda daha derin hissedileceklerden biri. Yeri kolay kolay dolmayacak bir halk ozanı. Dünya, iyi insanların yüzü suyu hürmetine döner derler. O iyi insanlardan biriydi Kahtalı Mıçe. Kendi dünyasında yaşam mücadelesi veren bir değerdi.Yediden yetmişe Adıyamanlıların gönlünde taht kurmasını bilmişti. Mıçe’nin ölümüyle birlikte bir taş daha dikildi kara toprağa. Adı, soyadı, doğum ile ölüm tarihleri arasına konacak olan küçük bir çizgi yer alacak soğuk mezar taşında. O kısa çizgi yaşadıklarının simgesi olacak. O kısa çizgiyi elinden geldikçe üreterek ve halkının içinde kalarak doldurmaya çalıştı. Kendisini var eden toplumla özdeşleşmiş bir kimliğe sahipti Kahtalı Mıçe. O, sadece bir ozan değil, neredeyse tüm bir Adıyaman’dı. Geçmiş ile bugün arasında bir köprüydü. Gündelik yaşamın izleri, eserlerine esin kaynağı oldu. Kadim coğrafyamızda sözlü tarihin önemli taşıyıcılarında...